İŞKENCE MAĞDURLARIYLA DAYANIŞMA GÜNÜ PANELİ RAPORU

 

 

ÖNSÖZ

 

26 Haziran 1987 yılında yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimce, İnsanlık dışı veya Onur Kırıcı Davranış veya Cezalandırmalara Karşı Sözleşmesi, KKTC iç hukukunun da parçasıdır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 12 Aralık 1997 tarihinde aldığı bir kararla, her yılın 26 Haziran gününü, “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak  ilan etmiştir.

 

Kuzey Kıbrıs’ta bu günün anlamı dolayısı ile ASİ Kültür Derneği, Baraka Kültür Merkezi, Homofobiye Karşı İnisiyatif, Kıbrıs Türk Psikologlar Derneği, Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı, KKTC Barolar Birliği, Lefkoşa Mahalli Barosu, Sosyal Riskleri Önleme Vakfı, TIP-İş örgütlerinin oluşturduğu İşkenceyi Önleme Platformu tarafından işkence konusuna dikkat çekmek amacıyla ilk defa bir panel organize edilmiştir.

 

Panelde Kıbrıs Türk İnsan Hakları Vakfı hukukçusu Öncel Polili KKTC’deki uygulamaları İnsan Hakları Hukuku çerçevesinde İşkence Yasağı altında değerlendirmiş, Psikologlar Derneği adına konuşan Ziliha Uluboy ise işkencenin psikolojik boyutunu ve yaşanan bir vakayı mağdurun izni ile konuklarla paylaşmıştır.

 

Türkiye İnsan Hakları Vakfı adına panele katılan Sema İlhan ise Türkiye’de işkenceyi önleme mücadelesi ve kazanımlarını anlattı. Bununla birlikte, Sema ilhan işkencenin kanıtlanması için Türkiye’de geliştirilen tıbbi yöntemlere de sunumunda genişçe yer verdi.

 

Her ne kadar işkence vakalarında doğrudan zarar gören kişi ‘mağdur’ olsa bile, işkence uygulamasının sistematik olması, bütün bir toplumu ve kamu yaşamını olumsuz yönde etkiler. İşkence uygulamasının kendisi, bireyin ‘kişi’ olmasına yönelik bir saldırıdır; onu sindirmeyi ve korkutmayı amaçlar. Zira bu gibi uygulamaları gören toplum da aynı şekilde siner ve korkar.  Ayrıca, işkence altında alınan ifadelerin doğruluğu kesin değildir. Masum kişiler cezalandırılabilir ve gerçek suçlular cezasız kalmış olabilir.

 

İşkence, hukuken evrensel ve mutlak olarak yasaklanmış olup, hiç bir şekilde işkence meşru kabul edilemez. Savaş hallerinde dahi işkence yasağı askıya alınabilecek bir hak değildir. Unutulmamalıdır ki devletler, işkencenin önlenmesinde pozitif yükümlülüklere sahiptir. Ancak, ne yazık ki, Kuzey Kıbrıs’ta işkence yasağı konusunda duyarlılığı artırmak için yeterince faaliyet gösterilmemiş, hukukun öngördüğü uygulamalar dahi göz ardı edilmektedir. Bu bağlamda, hem işkence mağdurları ile dayanışmamızı göstermek, hem de konu üzerindeki duyarlılığı artırmak açısından düzenlemiş olduğumuz paneldeki sunumların kalıcı olması açısından yayınlamaya karar verdik.

 

SUNUM

 

İşkence yasağı, kişinin vücut bütünlüğü ve vücut dokunulmazlığı hakkını ihlal eden ve diğer bütün insanlık dışı, zalimane ve onur kırıcı muamele ve cezaları içine alan, kayıtsız şartsız bir yasaktır. İşkence, evrensel bir şekilde öncelikle insan haklarının gelişmesinde bir temel taşı belge niteliğinde olan Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi (EİHB) tarafından yasaklanmıştır. EİHB 5. maddesinde işkence görmeme hakkını “Hiç kimseye işkence ve zulüm uygulanamaz, insanlık dışı ya da onur kırıcı biçimde davranılamaz, ceza verilemez” şeklinde tanımlanmıştır. İşkence yasağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950), Birleşmiş Milletler Sivil ve Medeni Haklar Sözleşmesi (1966), Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi (1969), Afrika İnsan ve Halk Hakları Şartı (1981) gibi belgelerle de koruma altına alınmıştır. Uluslararası İnsan Hakları sözleşmelerinin yanında, İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme (1984), Avrupa İşkenceyi önleme Sözleşmesi (1987) gibi sözleşmeler de özel olarak işkencenin önlenmesi ve cezalandırılması amacıyla hazırlanmıştır. Ayrıca, Uluslararası Ceza Mahkemesinin kurulma belgesi olan Roma Statüsü, Uluslararası İnsancıl Hukuk belgeleri olan Cenevre Sözleşmeleri ile de işkence yasaklanmıştır. Uluslararası Sözleşmelerin yanında işkence KKTC Anayasanın 14. maddesi altında da yasaklanmıştır. İşkence uluslararası teamül hukuku tarafından da yasaklanmış ve devletler sözleşmelere taraf olmamış olsalar bile işkence yasağını uygulamakla yükümlü durumundadırlar. Aynı zamanda bir emredici hukuk kuralı olan işkence görmeme hakkına, uluslararası anlaşmalar çerçevesinde çekince koymak ve savaş hallerinde dahi askıya almak hukuk dışı kabul edilmektedir. İşkenceyi yasaklayan tüm uluslararası sözleşmelerin en temel ortak özelliği işkencenin mutlak bir şekilde yasaklanmış olup olağanüstü hallerde dahi işkence yasağının devletler tarafından askıya alınmasının hukuken mümkün olmayışıdır.

 

Yukarıda sayılan uluslararası sözleşmelerden İşkence ve Diğer Zalimce, İnsanlık Dışı Veya Onur Kırıcı Davranış Veya Cezalandırmalara Karşı Sözleşme, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmeleri, KKTC iç hukukunun da parçasıdır. KKTC‟de Uluslararası antlaşmaların iç hukuktaki yerini Anayasa belirlemiş ve söz konusu maddeye göre;

 

 “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası antlaşmalar yasa hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi olarak görev yapan Yüksek Mahkeme’ye başvurulamaz.”[1] Anayasa Mahkemesi söz konusu maddeyi UBP ile KKTC Meclisi arasındaki davada yorumlarken Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin‟ (AİHS),iç hukukun bir parçası olduğu teyit edilmiştir.[2]

 

 

İŞKENCENİN TANIMI

 

26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe giren ve 28/2004 sayılı yasa ile onaylanıp KKTC iç hukukunun parçası haline gelen Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimce, İnsanlık dışı veya Onur Kırıcı Davranış veya Cezalandırmalara Karşı Sözleşmesi’nde yer alan tanıma göre;

 

“Kendisinden veya üçüncü bir kişiden bilgi veya itiraf elde etmek, kendisinin veya üçüncü bir kişinin işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir suç için cezalandırmak veya kendisini veya üçüncü kişiyi sindirmek veya baskı altında tutmak amacıyla veya her türlü ayırımcılığa dayalı nedenlerle bir kişiye kasıtlı olarak ister fiziksel, ister ruhsal olarak şiddetli acı verilmesi veya eziyet yapılması eylemi işkencedir

 

Ancak, işkence suçunun oluşması için söz konusu fiilin bir kamu görevlisi veya resmi sıfatla hareket eden bir başka kişi tarafından veya bu görevlinin veya kişinin teşviki, rızası veya muvafakatiyle işlenmesi gerekmektedir. Yeterli yoğunluğa ulaşmayan ve amaç unsuru taşımaması nedeniyle işkence olarak kabul edilmeyen diğer zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya ceza fiillerinin bir kamu görevlisi ve resmi sıfatla hareket eden bir kimse tarafından işkenceye varmayan diğer fiiller insanlık dışı, onur kırıcı muamele veya ceza fiilleri olarak tanımlanır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, işkence ile diğer kötü muamele türleri arasındaki ayırımın ‘yapılan eziyetin yoğunluğundaki fark’ temelinde yapılması gerektiğini belirtmiştir ve bir muamelenin işkenceye varacak düzeyde bir fiil olduğunu aşağıdaki faktörleri göz önünde bulundurarak değerlendirmektedir:

_ süre

_ fiziksel ve ruhsal etkiler

_ mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu

_ muamelenin uygulanış ekli ve yöntemi

 

Yukarıdaki kıstasların, mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi sübjektif unsurları belli bir muamelenin yoğunluğunun değerlendirilmesi açısından önemlidir. Örnek vermek gerekirse, güçlü bir erkeğe uygulayacağımız şiddetin yoğunluğu işkenceye varacak boyutlarda olmayabilir, ancak aynı şiddeti bir çocuğa uyguladığımızda işkenceye varabilecek bir muamele olabilir. Zira bir eylemin işkence olup olmadığının değerlendirilmesinde, bu gibi göreceli faktörlere atfedilen önem asgari bir düzeyde olmalıdır. AİHM Seloumi davasında uygulanan muamelenin yalnızca şiddet içermekle kalmadığı, fiziksel gücü ne olursa olsun, herkes için iğrenç ve küçük düşürücü olduğunu saptamıştır.

 

 

Neden İşkence Yasağına Kayıtsız Şartsız Uyulması Gerekir

 

İşkence insanlık onuru ile bağdaşmaz ve suçla mücadele için geçerli bir yöntem değildir.

 

Kölelik ve soykırım ve işkence suçları tüm insanlığın onurunu kıran suçlar olduğu için uluslararası hukukta sadece belli bir kişiye veya gruba karşı işlenen suçlar değil, insanlığa karşı işlenmiş suçlar olarak kabul edilir. Bununla beraber, işkence mağdurları, yaşam boyu maruz kaldıkları işkencelerin psikolojik ve fiziksel etkilerinden kurtulmayabilirler ve eğer bir suç işlemiş kişilere işkence yapılmışsa taşıdıkları psikolojik ve fiziksel etkiler ıslah olmalarını zorlaştırır.  Bazı hallerde işkence sırasında mağdur yaşamını dahi yitirebilir.  Zanlı kişiyi bir suçu işlediğini itiraf etmesi için işkence sıklıkla kullanılan bir yöntemdir, ancak işkence ile edinilen bilgilerin doğruluğu kesin değildir ve mağdurlar işlemedikleri suçlar için mahkûm olabilirler ve esas failler cezalandırılmamış olur.

 

İşkence Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü İlkesi ile bağdaşmaz

 

İşkence kayıtsız şartsız yasak olduğu halde yaygın bir şekilde uygulanmaktadır. İşkencenin gerekli olduğunu savunmak veya işkence yapanları cezalandırmamak işkenceyi halkın gözünde normalleştirir ve daha sistematik ve geniş bir şekilde uygulanmasına yol açabilir. Bununla beraber, uzman işkencecilerin yetişmesine yol açabilir. Böyle bir ortamda işkencenin yaygınlaşması kaçınılmazdır ve işkencenin yaygınlaşması toplum üzerinde doğrudan bir tehdit ve korku oluşturduğundan farklı sesleri susturur.

 

 

 

İşkence Etik Değildir

 

İşkence sırasında işkenceci güçlü bir pozisyondadır ve mağdur yalnız ve zayıf bir durumdadır. İşkenceci mağdura zalimlik uygular ve toplum olarak işkenceye izin vermek zalimce davranışlara izin vermektir. İşkence, işkence mağdurunun hayatı boyunca yaşayabileceği en onur kırıcı muamele olabildiği için ve izlerini yaşam boyunca taşıyabilecekleri için birçok kişi işkence görmek yerine ölmeyi tercih edebilir.

 

 

İşkencenin Değişik Bağlamlarda Uygulanması

 

Tutukluluk Hali

 

KTİHV’na gerek avukatlardan, gerekse işkence mağdurlarından en çok yansıyan şikâyetler Polis karakollarında tutukluluk hallerinde uygulanan fiziksel ve psikolojik şiddet ile ilgilidir. Yukarıda da belirtildiği gibi zanlılardan ‘gönüllü ifade’ almak için tutukluluk halinde sistematik olarak işkence uygulandığı vakfımıza gelen şikâyetler ışığında sistematikleştiği konusunda şüphe doğmuştur. Tutuklu kişiler bazı hallerde polis karakolları yerine cezaevinde özgürlüklerinden alıkonulmaktadır. 8 Mayıs 2007 yılında Çevik Kuvvetin cezaevindeki tutuklu ve mahkûmları ‘sıra dayağına’ çekmesi işkence yasağı çerçevesinde değerlendirilmesi gereken diğer bir husustur.

 

Tutuklu kişiler bazı hallerde avukatlarına erişme konusunda da zorluk yaşamaktadır. Birçok avukat mesai saatleri dışında müvekkilleri ile görüştürülmemiştir. Zanlılar kendileri veya avukatları tarafından işkence iddialarını mahkeme huzurunda gündeme getirdiklerinde yargıçlar zanlının doktor kontrolünden geçmesini emretmesine rağmen, polisler de bazı hallerde doktor muayenesine müdahale edebiliyorlar. Bununla birlikte, zanlı ve sanıkların kendi seçeceği bir hekim tarafından tıbbi muayeneye tabi tutulmayı talep etme hakkı doğal bir hak olarak görülmemekte ve uygulamada bu yönteme çok az başvurulmaktadır.

 

Sınır Dışı Etme Halleri

 

Irak ve Filistin’den gelip Birleşmiş Milletlerin kontrolünde olan ara bölgedeki Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine (BMMYK) başvuran sığınmacıların geri gönderilmemesi için yetkili merciler tarafından ilke kararı alınmış olmasına rağmen, bazen Polis Muhaceret Birimi bu ilkeye yeterince saygı göstermemektedir. Hatta son olarak 2009 yılının mart ayında Iraklı bir aile Türkiye’de iltica talebinde bulunma şansları şüpheli olduğu halde Türkiye’ye zorla geri gönderilmişlerdir.

 

Kayıp Vakaları

 

Kıbrıs ile ilgili davalarda da, AİHM’nin gündemine gelen kayıp vakalarının akıbetini etkin bir şekilde soruşturmamak da işkence yasağı kapsamında değerlendirilmiş ve kötü muamele olarak kabul edilmiştir.

 

Hastane Testleri

 

......yasasına .....tüzüğüne göre  eşcinsellik bir hastalık olarak değerlendirilmiş ve eşcinsel olduğunu açıklayan kişiler hastanede psikolojik ve cerrahi testlere tabi tutulmaktadırlar.

 

 

 

 

 

 

İşkencenin Önlenmesi için Devletin Pozitif Yükümlülükleri

 

İşkence yasağı her ne kadar da devletlerin bir negatif yükümlülüğü olsa bile, işkencenin önlenmesi için pratik ve etkin önlemler alınmalıdır.

 

 

İşkence İddialarının Araştırılması

 

AİHM işkence iddialarının ‘makul ölçülerdeki şüphenin ötesinde’  olması durumunda devletlerin resmen soruşturma yapmasını öngörür. 2007 yılının Ekim ayında KTİHV’nin savcılığa araştırılması için başvurduğu bir vaka için savcılık henüz araştırma başlatmış değildir. Savcılığın polis örgütü içerisinde soruşturma yapmış olup olmadığı konusunda KTİHV’na henüz bilgi verilmemiştir. Ancak bu gibi araştırmalarda ilk yapılması gereken mağdurla görüşme ve mağduru muayene eden doktorla görüşmeler yapılmamıştır.

 

Sorumluların tespiti ve cezalandırılması

 

                     Devletler “makul ölçülerdeki şüphenin ötesinde”  işkence iddialarının araştırılmasının yanında, araştırma sonucunda herhangi bir kişiye işkence yapıldığı tespit edilmişse söz konusu işkence fiillerini gerçekleştirdiğinden şüphelenilen kişilerin yargı huzuruna getirilmesi gereklidir. Her ne kadar Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimce, İnsanlık dışı veya Onur Kırıcı Davranış veya Cezalandırmalara Karşı Sözleşmesi her ülkenin işkenceyi kendi ceza yasalarında suç olarak düzenlemesini öngörüyorsa da, Fasıl 154 Ceza Yasasında işkence henüz suç olarak düzenlenmemiştir. Bununla birlikte, işkence yapan kişiler Fasıl 154 Ceza Yasasının başka maddeleri altında cezalandırılabilirler.

 

Özel kişilerin tarafından işkence veya insanlık dışı veya küçük düşürücü muamele uygulamasına maruz kalınmaması için önlemler

 

                     Bazı hallerde devletin resmi görevlileri yerine, yine devlet adına hareket eden sivil kişiler de işkence yapabilir ve devletler bu hallerde işkence yasağını ihlal etmiş olabilirler. Devlet kontrolünde olan para militer kuvvetler buna örnek olarak gösterilebilir.

 

 Aynı zamanda özel kişilerin birbirlerine uyguladığı şiddet eylemleri devletlerin söz konusu şiddet eylemlerini durdurması için yeterli çabayı göstermemesi halinde mağdurlar kötü muamele görmüş sayılabilir. Çok yakın geçmişte AİHM tarafından Türkiye aleyhine verilen bir kararda başvurucu aile içi şiddete maruz kalan bir kadındı ve devletin başvuran kadını korumak için gerekli önlemleri almaması kötü muamele olarak değerlendirilmiştir.

 

KKTC’de Yasal ve Usul Yönünden Eksiklikler

 

İşkence konusunda toplumsal olarak bir duyarlılık gelişmemiş olmasının yanında sunumumda da belirttiğim gibi yasal ve usul yönünden öncelikle yapılması gereken noktaları şöyle sıralayabileceğimizi düşünüyorum;

 

  • İşkencenin ceza yasasında yer alması,

•         İşkence iddialarını araştıracak bağımsız bir kurumun kurulması,

•         Tıbbi yetersizliklerin en aza indirgenmesi (Adli Tıp Uzmanının eksikliği, polis kontrolünde yapılan muayeneler),

•         Tutuklanan kişiler özgürlüklerinden mahrum edilmeden önce doktor kontrolünden geçirilmeleri,

•         Avukatların sorgulama esnasında müvekkillerinin yanında olmalarına izin verilmeleri,

•         Avukat ve tutukluların görüşmelerinde keyfi uygulamalara son verilmeli,

•         Birçok durumda işkence iddialarının araştırılmalı, işkencecilere ceza verilmeli.

TÜRKİYE’de İŞKENCE’Yİ ÖNLEME MÜCADELESİ

 

Türkiye İnsan Hakları Vakfı yetkililerinden Dr. Sema İlhan, işkencenin önlenmesinde ve ortaya çıkartılmasında doktorlara büyük iş düştüğüne dikkat çekti

 

İşkencenin araştırılmasında doktorun rolü çok önemli

 

 “Kişinin kendini güvende hissedip, yapılan bir muamele varsa, hekime söylemesi açısından görüşme odasında yalnız olmaları gerekiyor. Bu arada konuşulanların güvenlik ekiplerince işitilmemesi ve muayenelerin görülmemesi de oldukça önemli”

 

İşkenceyi Önleme Platformu’nun düzenlediği konferansta konuşmak üzere ülkemize gelen Türkiye İnsan Hakları Vakfı yetkililerinden Dr. Sema İlhan, işkencenin ortaya çıkarılmasında, doktorlara büyük görev düştüğünü belirtti.

İlhan, tutuklunun doktor muayenesinden geçtiği sırada, polislerin ayni oda içerisinde bulunmaması gerektiğini ifade ederek, görevlilerin dışarıya çıkmaması durumunda, bunun da doktor raporunda belirtilmesi gerektiğini söyledi.

Dr. Sema İlhan, 1999 yılında BM’nin İstanbul Protokolünü kabul ederek, hukukçuların ve doktorların, işkence görmüş kişilerle ne tür görüşmeler yapması gerektiğinin standartlaştırıldığını söyledi.

Muayene yapan doktorun, işkence izine rastlaması halinde Savcılığa haber etmesi gerektiğine dikkat çeken İlhan, “Çünkü kişinin aynı gözaltı birimine dönmemesi gerekiyor” dedi.

Doktorların, kötü muamele görmüş bir kişiye sadece fiziksel muayene değil, psikolojik tetkikleri de yapmasının beklendiğine dikkat çeken İlhan, bütün hekimlerin en basit psikolojik değerlendirmeyi yapabilecek yeterliliğe sahip olduğunu ifade etti.

 

“Kişilerin korunması devletin yükümlülüğüdür”

İşkencenin BM tarafından resmi tanımına değinen İlhan, “Resmi görevliler tarafından veya onların bilgisi dâhilinde başkaları tarafından yapılmış olması anlamıyla, devletin yükümlülüğünde tutan bir tanımdır” dedi.

Gözaltı süreçlerinde, kişinin özgürlüklerinden alı konması söz konusu olduğu için tutukluların devletin gözetiminde olduğuna dikkat çeken Sema İlhan, bu süreçlerde, kişilerin korunmasının da devletin yükümlülüğünde olduğunu belirtti.

“Bu nedenle uluslararası bütün sözleşmeler devletlere önemli yükümlülükler yüklüyor” diyen İlhan, bir takım koruma önlemlerinin alınması gerektiğini söyledi.

İlhan, kişinin gözaltına alındığı andan itibaren avukatına erişim hakkının ve mahkemeye çıkarken veya cezaevine girerken doktor kontrolünden geçme hakkının sağlanması gerektiğine vurgu yaptı.

Tutuklunun veya tutuklu avukatının, istediği zaman doktor kontrolünden geçme talebinin sağlanması gerektiğini de ifade eden İlhan, “Bütün bu süreçler içerisinde, resmi görevlilerin olmayacağı bir ortamda gerekli tetkiklerin ve muayenelerin yapılması gerekiyor” diye konuştu.

Muayenede, görevlilerin dışarıya çıkmaması durumunda, bunun da doktor raporunda belirtilmesi gerektiğinin altını çizen Dr. Sema İlhan, 1999 yılında BM’nin İstanbul Protokolünü kabul ederek, hukukçuların ve doktorların, işkence görmüş kişilerle ne tür görüşmeler yapması gerektiğinin standartlaştırıldığını söyledi.

İstanbul Protokolünün çok önemli olduğunu söyleyen İlhan, protokolün getirdiği düzenlemelerle devletlerin kendi yasal düzenlemelerini yerine getirmekle yükümlü olduklarını kaydetti.

 

“Doktorlara ve savcılara büyük iş düşüyor”

 

Protokolün imzalandığı 1999 yılından günümüze, birçok ülkenin, hekim ve tıp öğrencilerine, İstanbul Protokolüne uygun muayene eğitimi verdiğine işaret eden İlhan, “İşkence iddiasının olduğu durumlarda doktorlara ve savcılara ne gibi görevler düşer?” sorusuna da şöyle cevap verdi:

“Gözaltı sürecinde tutuklunun muayene hakkı olduğu için, kişilerin hekime götürüldüğünde, hekimden beklenen kötü muamelenin olup olmadığının soruşturulmasıdır. Dolayısıyla uygun bir öykü almak, uygun bir muayene yapmak ve gerekli tetkikleri isteyerek, bir yoruma ulaşmak gerekiyor. Eğer bu süreçte bu yönde şüphe veya tıbbi kanaat oluştuğu durumda, hekimin savcılığa haber etmesi gerekiyor. Çünkü kişinin aynı gözaltı birimine dönmemesi gerekiyor. Doktorlara bu noktada büyük iş düşüyor. Savcıların da tutuklunun sonraki gözaltı süreciyle ilgili gerekli önlemleri alma yükümlülüğü var. Doktorların bu anlamda görüşme ortamının uygunluğunun sağlanması, o kişinin kendini güvende hissedip, yapılan bir muamele varsa, hekime söylemesi açısından görüşme odasında yalnız olmaları oldukça önemli. Bu arada konuşulanların güvenlik ekiplerince işitilmemesi ve muayenelerin görülmemesi de oldukça önemli.”

 

“Psikolojik değerlendirme de yapılması bekleniyor”

 

Doktorların, kötü muamele görmüş bir kişiye sadece fiziksel muayene değil, psikolojik tetkikleri de yapmasının beklendiğine dikkat çeken İlhan, bütün hekimlerin en basit psikolojik değerlendirmeyi yapabilecek yeterliliğe sahip olduğunu ifade etti.

İstanbul Protokolüyle, sadece psikolojik değerlendirmeyle bile tıbbi bir raporun düzenlenebileceğini belirten Dr. Sema İlhan, “Kişiler bundan sonraki süreçlerde, kendilerine yapılan muameleyi kanıtlamak için yararlanabilirler” diye konuştu.

İşkencenin yarattığı etiklerin hemen görülmeyip, yıllar sonra ortaya çıkabileceğine değinen İlhan, “Bunun için kişinin tedavisi için de psikolojik değerlendirme raporu da çok önemli” dedi.

 

“Yıllar sonra bile psikolojik etkiler ortaya çıkabilir”

İşkencenin hem fiziksel hem de psikolojik boyutları olduğunu ifade eden Dr. Sema İlhan, bütün şüpheli olaylarda her iki değerlendirmenin de birlikte yapılması gerektiğine vurgu yaptı.

“İşkence sonrası ilk dönemlerde en çok rastlanan akut stres bozukluğu, daha sonra travma sonrası stres bozukluğu ve belki de bunun bazen kronikleşmesi olabiliyor. Depresyon da buna eşlik edebiliyor" diyen İlhan, işkence gören bir kişinin, kendi öyküsünü paylaşabilir olmasının da oldukça önemli olduğuna işaret etti.

Kişinin işkence görmesinden yıllar sonra bile psikolojik yakınmalarının başlayabileceğine dikkat çeken İlhan sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazen o ortamda duyduğu bir sesi çağrıştıran başka bir sesi duyduğunda bile, kişi aniden o dönemdeki süreçlere geri dönebilir ve kendisi bile bu bağlantıyı göremeyebilir. Dolayısıyla bu konuda eğitim almış hekimlerle bu konuya eğilmek gerekiyor. Çünkü işkence kendi başına oldukça spesifik bir konu. İstanbul Protokolüne göre normal adli süreçlerde herhangi bir hekim psikolojik değerlendirmeyi yapmakla yükümlü. Gerek gördüğü durumlarda psikiyatri konsültasyonu istemesi ve onun raporunu da kendi raporuna eklemesi gerekiyor. Devlete, doktorlara ve hukukçulara bu konuda çok büyük görevler düşüyor. Konunun farkında olan topluma ve sivil toplum örgütlerine büyük görev düşüyor. İşkence çok önemli bir insanlık suçudur. İnsanlığın ortak değerleri arasında işkenceye karşı olmak var. Nedeni ne olursa olsun kabul edilemez bir uygulamadır.”

 

 

İŞKENCE’NİN PSİKOLOJİK BOYUTU VE YAŞANAN BİR VAKA

 

İşkence tıbbi, hukuki, sosyal ve psikolojik yönü olan bir olgudur. Kişinin maruz kaldığı ölüm veya ölüm tehdidi, ağır yaralanma, kendisinin veya başkasının fiziksel bütünlüğünün zarar görmesi gibi bir olayı yaşama yada  tanık olma ile birlikte, kişide aşırı korku, çaresizlik ya da dehşete düşme tepkileri yaratan olaylar travma olarak kabul edilir. Travmatik olayın şiddeti, süresi,ve kişinin olaya olan yakınlığı bir bozukluk geliştirebilmeyi belirleyen en önemli etkenlerdir.

Psikolojik ve fiziksel travma yaratan olayları şöyle sıralayabiliriz;

1. Savaşlar, çatışmalar,

2. Resmi görevliler tarafından uygulanan şiddet,

3. Silahlı grupların uyguladıkları şiddet,

4. Politik nedenli şiddet, işkence,

5. Politik olmayan nedenlerle şiddet, işkence,

6. Aile içi özellikle çocuklara ve kadınlara yönelik şiddet,

7. Aile içi veya dışı cinsel saldırı ve suistimaller,

8. Bireylerin/grupların hasımlarına uyguladıkları şiddet,

9. Topluluklara uygulanan baskı ve şiddet,

10. Trafik kazaları, iş kazaları, yangın vs.

11. Doğal afetler.

 

Gruplandırdığımız tüm bu travmatik olayların, bireyin ruhsal yaşamı üzerinde sarsıcı ve örseleyici etkileri olmaktadır. Bu etkilerin kalıcı olması, bireyin kişisel özellikleri kadar yaşadığı toplumsal çevrenin travmaya verdiği tepkilerle de bağlantılıdır. Travmatize olmuş bireyin aile, okul, iş gibi yaşam alanlarındaki değişiklikler olaya toplumsal boyut kazandırmaktadır. Travmatik olaylar, toplumsal özellik taşıyor olmalarının yanı sıra, örselenmiş bireylerden oluşan bir toplum yapısını belirliyor olmaları nedeniyle de önem kazanmaktadırlar. Güçsüzlük, çaresizlik, aşırı uyarılmışlık, öfke ve huzursuzluk hisseden bireylerden oluşan bir toplum da örselenmiş olacaktır.

 

Travmaya uğrayan ve toplumsal bağlardan kopmak üzere olan bireylerin rehabilite edilmesi, yeniden toplumsal hayata kazandırılması oldukça önemli bir kamusal hizmet olarak görünmektedir. İşkence sonrası kişilerin yaşayabilecekleri psikiyatrik bozukluklar şöyledir; Depressif bozukluklar, Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB), Kalıcı kişilik değişimi, Madde kullanımı ve bağımlılığı, Diğer tanılar; Genelleşmiş anksiyete bozukluğu, panik bozukluk, Akut Stres Bozukluğu, Somatoform Bozukluklar, İki uçlu duygulanım bozukluğu ve fobiler oluşabiliyor.

 

İşkencenin fiziksel etkisinden daha fazla psikolojik etkisi işkence mağdurunun tüm hayatını etkileyebiliyor. İşkence mağdurunun bunu mahkemede dile getirebilmesi için doktor raporuna ihtiyacı var. Ne yazık ki, hastanelerde psikolojik değerlendirme yapılmadığı için bu anlaşılamıyor. Doktor kontrolüne götürülen kişi muayene odasında doktorla yalnız olmalı, yanlarında özellikle kişiye işkence yapan polis memuru bulunmamalı. Doktor da mesleğinin etik ilkelerine uyarak kişiyi muayene edip, ona göre raporunu yazmalıdır. Özellikle kişiye psikolojik değerlendirme de yapılmalıdır. Kıbrıs Türk İnsan Hakları Vakfın’da gönüllü olarak 10 aydır takip ettiğim, 30’lu yaşlarda bekar erkek hasta. KKTC polisi tarafından işkence görmüş. İran doğumlu, yaklaşık 10 yıldır KKTC’de ailesi ile birlikte yaşıyor. Üniversite eğitimini KKTC’de tamamladı. Misafirliğe gidip ayrıldığı evde polis baskınında uyuşturucu madde  bulundu.  Kendi de ithal ve tasarrufundan tutuklandı. Karakolda itiraf etmesi için polis memurları tarafından işkence gördü. Kulak zarında 5mm’lik yırtık oluştu. Çıplak şekilde diz çöktürüp testislerine vuruldu. Sözel şiddet, aşağılanma, onur kırıcı sözler,küfürler, tekme, dayak, 4-5 polis aynı anda akrobatik pozisyonlarla, haraketlerle vücudunun üstüne çıkıp işkence yaptıklarını anlattı.İşkenceler sırasında bayılmış, su döküp ayıltıp devam etmişler. Sonunda kovalarla buz getirilmiş ve pansuman yapılmış. Ertesi gün mahkemesi olduğundan mahkemede olanlardan bahsetmemesi için polisler tarafından tehdit edilmiş.  

Hastanın gösterdiği semptomlar;

}  Fiziki bütünlüğü tehdit edilmiştir

}  Aşırı korku, dehşete düşme, çaresizlik yaşadı

}  Sürekli kabus görme

}  İnsanlara karşı uzaklaştığını yabancılaştığını hissetme

}  Ölüm düşünceleri

}  Duygulanımda kısıtlılık

}  Uykusuzluk

}  Konsantre olamama

}  Terleme

}  Ereksiyon olamıyordu.

}  Sık sık flashbackler yaşadı, yani travmatik olayı elinde olmadan tekrar tekrar yaşadı.

 

Aradan yaklaşık 10 ay geçmesine rağmen hala “flashbackler” yaşıyor. Mağusa’da bulunduğunda dizleri boşalıyor, bacakları titriyor, paniğe kapılıyor. Üniformalı asker ve polis gördüğünde irkiliyor stres düzeyi artıyor. Arkasından biri kendine seslense irkiliyor.

 

İlk görüştüğümüzde muayene bulguları

}  Görünümü çökkün, konuşması heyecanlıydı.

}  Duygulanımı sıkıntılıydı.

}  Psikomotor aktivitesi normaldi.

}  Düşünce ve algısında herhangi bir bozukluk yoktu.

}  Bilişsel işlevleri yerindeydi.

}  İçgörürüsü vardı.

}  Terapiye işbirlikçiydi.

 

Hasta, tutukuluk süresince maruz kaldığı işkenceler sonucunda travma sonrası stres bozukluğu belirtileri ortaya çıkmıştır. Semptomlar 3 aydan fazla sürdüğü için de kronik hale dönüşmüştür. Bu rahatsızlık kişinin sosyal işlevsel hayatını etkileyecek düzeyde ve günlük işlevlerini yerine getirmesine engel olacak düzeyde olduğu kanaatine varılmıştır.

Mahkemenin sonucu; davada takipsizlik dosyalanmıştır.

 


[1] KKTC Anayasa Madde 90(5)

[2] Anayasa Mahkemesi 3/2006